DİN VE MODERNİZM

     Önce Batı’dan başlayarak yayılan, yüzyıllar boyunca süren gelenekleri, alışkanlıkları ciddi bir değişim ve  dönüşüm girdabına alan modernizm, kaçınılmaz olarak en sonunda bütün toplumları çemberine aldı. Toplumları yönlendiren temel saiklerin başında gelen dinin modernizmle çarpışması, dinin modernlik açısından yeniden yorumlanması ve konumunun belirlenmesini zorunlu kıldı. Bu tabi ki halkın dini algılayış biçimini, günlük davranışlarını, insanlara ve olaylara bakışını değiştirmiş, kendi yenilikçi aydınlarını da çıkarmıştır.

      Batı-dışı olan ülkelerde de, özellikle Müslüman topluluklarda büyük sarsıntılara yol açarak, dinde “tecdid” ve “ıslah” isteyenlerin çoğalmasını sağladı. Mesela, Muhammed Abduh, Cemaleddin Afgani, Reşit Rıza gibi isimler İslami değerleri, modernlikle bağdaştırmaya, Nilüfer Göle’nin deyişiyle “melez desenler” oluşturmaya çalışmışlardır. Ardından gelen Pakistanlı Mevdudi, Mısırlı Seyyid Kutup, İranlı Ali Şeriati gibi isimler ise Batı modernliğine karşı İslami özgünlüğü ön plana çıkarmışlardır.

      Peki ülkemizde din ve modernleşme nasıl bir seyir izlemiştir? Bu yazıda bunu tarihsel olarak bir kaç fırça darbesiyle betimlemeye çalışacağım.

     Bizde 1839 Gülhane Fermanı’yla başlayan modernleşme çabalarında, Türk seçkinlerinin örnek aldığı model Anglo-Sakson liberalizminden ziyade Fransız Jakobenizmi oldu. Bu modernleşmenin sağlıklı bir yolda ilerlemesini engelledi. İkisinde de dinin, kamusal alandan çekilmesi için çabalanmıştır. Türk modernizminin din ile olan asıl ilişkisi Cumhuriyet dönemindedir.

     Geçmişiyle göbek bağını kesen kuruluş ideolojisinde “muasırlaşma” ve medenileşmenin önündeki en büyük engel olarak din görüldü. 1937’de anayasaya konulan laiklik ilkesi yanlış yorumlanarak, bir yönetim biçiminden çok bir yaşam biçim olarak anlaşıldı. “Din devleti olmayalım” derken “devlet dini” ortaya çıktı. Bu dinin modernleşme zeminindeki doğal ilerlemesini ne yazık ki engelledi.

      Ve bu sırada, Kemalizmin toplumla organik bağının yoksun oluşu, dini cemaatlere karşı baskısı, Köy Enstitüleri’nin dini konularda bıraktığı boşluk Nurcu hareketi doğurdu. Bu ortamda çok hızlı bir şekilde bu cemaate katılan insan sayısı arttı.  Şerif Mardin’e göre bu Nurculuk akımı İslam’daki “canlanış”ın bir yönünü oluşturur.

     1950’lerde ise demokrasiye geçiş, geleneksel dinsel değerler ile Batı modernliğini yakalama arasında bir sentez oluşturdu. Böylece seçkinci dediğimiz “merkez” ile bunun dışında kalan “çevre” arasında ilk köprü kuruldu. Ama ardından merkezden gelen darbe, 1960’larda sağ ve sol hareketlerin ciddi şekilde farklılaşması ve 1970’lerde birbirleriyle çatışması sonucu modernleşme çabaları yolundan saptırıldı. Yapılan darbeler, kısıtlanan özgürlükler, kurulan baskılar merkez ile çevre arasındaki geçişi engelledi.

     1980 sonrasında ise ideolojik tartışmalar yerine uzlaşma arayışları ortaya çıkmaya ve sivil toplum yavaş yavaş görünür hale gelmeye başladı diyebiliriz. Burada ilginç olan 1980’lere kadar Türkçe sözlüklerde yer almayan türban kelimesi yavaş yavaş bilinir hale gelmiştir. Türbanlı kişilerin kamuda daha fazla görünür hale gelmesi, üniversitelerde boy göstermesi modernleşmedeki önemli bir boyutu yansıtması bakımından önemlidir.

     1983-93 yılları arasındaki Anavatan Partisi iktidarı döneminde liberalizm ile halkın dini değerlerini kucaklanması modernleşmeye katkı sağlanmıştır. Gittikçe artan dindar orta sınıf, merkez ile çevre arasındaki geçişkenliği artırmıştır.

    1990’larda ise daha farklı bir İslami söylem benimseyen Refah Partisi’nin yıldızı parlamış, git gide merkeze kayan diğer partilerin bıraktığı boşluğu doldurmuştur. Ve yine İslami kesimler kamusal alana taşınmaya devam etmiştir. Ancak 28 Şubat’la birlikte bu kamusal alan daralmış ve sorgulanma sürecine girmiştir.

     2002’den beri yönetimde olan Ak Parti’nin üç defa üst üste seçilmesi insanlardaki algıların yavaş yavaş değişmeye başladığını gösterir. Askeri vesayetin kırılmasının, darbeler döneminin kapanmasının, ekonominin eskiye göre daha iyi seyretmesinin ve artan demokratikleşme çabalarının, artık insanlar arasında ideolojik ayrışmalardan ziyade hoşgörü ortamı yarattığı ve bunun da dinin simgeselleştirilmesine son verdiği kanısındayım.

     Günümüzde din, eskisi gibi insanlar arasında bir “rozet” gibi kullanılmıyor.  İnsanların artık dini içselleştirerek yaşaması din ve modernleşmenin farklı bir boyutunu karşımıza çıkarmakta. Mesela edebiyat alanına baktığımızda Elif Şafak’ın “Aşk” kitabı, Sinan Yağmur’un “Aşkın Gözyaşları” adlı seri kitapları, Cemalnur Sargut’un tasavvuf üzerine kitapları, bugünlerde raflarda çok gördüğüm Nevzat Tarhan’ın “Mesnevi Terapi” kitabı, özellikle Mevlana’nın “Mesnevi”si, insanlar tarafından rağbet gören popüler kitaplar haline geldi.

     Ayrıca ekonomi alanına baktığımız zaman, mütedeyyin kesimin ihtiyaçlarına uygun banka hizmetleri verildiği, faizsiz bankacılığın yaygınlaştığı da görülüyor. AlBaraka, Türkiye Finans, Bank Asya gibi katılım bankalarının kuruluşu ve bu bankalarda işlem yapan insanların yadsınamaz sayısı da bu konuda vurgulanması elzem bir gerçektir.

     Evet, geçenlerde açıklanan araştırmaya göre kendini dindar tanımlayanların oranı %85, oruç tutanların oranı %86’ymış. Daha başka oranlar da var içinde. Kimileri gittikçe muhafazakarlaşıyoruz, laiklik elden gidiyor, İran gibi olacağız, işte dindar nesil yetişiyor diye evhamlara kapıldı. Öyle bir şey yok. Yukarda açıkladığım gibi sadece dinin algılanışında ve bunu hayata yansıtılmasında sosyolojik bir tarihsel dönüşüm yaşanıyor.

Yorum Yaz